
SÜRMELİ BEY İLE TELLİ SENEM (1. BÖLÜM)

Hey ağalar, hey beyler! Okuyanlar, yazanlar ve de okumayıp dinleyenler, size bir öykümüz var! Bir ucu Sıvas'a, bir ucu bizim Çukurova'ya çıkar! Yedi iklim dört bucağı gezenler, anlatılana kulak verenler bilir bu öyküyü.
"Bilen bilmeyene anlatsın!" demem ben. Anlatırım duyduğumca, bildiğimce. Selam olsun bu öyküyü bugüne taşıyanlara! Selam olsun, benden duyup, eşe dosta anlatanlara!
Hey beyler, hey ağalar! İnsanoğlu şu dünyada neyi arar? Dostluğu, kardeşliği, sevgiyi arar... Sözü uzatmak neye yarar? Varıp başlayalım öykümüze:
Sıvas Sıvas olalı kimler konmuş, kimler göçmüştür! Ama, Gürün'den yola çıkıp da Sıvas'a gelen, orada konak tutan Hızır, Sıvas'ı Sıvas yapmıştı. Öyle derler. Babadan kalma mal mülk var dememiş, çalışmış, çabalamış, daha da varsıllaşmış, çoluğa çocuğa karışmış, adı Hızır'ken, Hızır Ağa olmuştur.
Öyle derler.
İşte, vaktin birinde, bu Hızır Ağa, "Hele bir de Sıvas dışına çıkayım, bakalım ne iller var, ne diller var?" deyip, yönünü Toroslara dönüp, yola düştü. Yerine de, eve ocağa baksın, mala mülke sahip olsun diye, büyük oğlu Arif Bey'i bıraktı. Küçük oğlunun adı ise Sürmelibey'di. Sürmelibey, on altısını yeni süren, daha oyundan oynaştan elini çekmemiş bir delikanlıydı. Babası, ağasına yardım etmesini, ikisinin birlikte, kendisini aratmamalarını istedi, Sürmelibey'e böyle buyurdu. Arif Bey de, Sürmeli de o günlerin töresince yetişmişti. Babalarının buyruğunu ikiletmediler.
Hızır Ağa, işte, onları öylece koyup, şura senin, bura benim, bilmediği, görmediği yerleri gezip, gele gele, günün birinde Toroslarda, Menemenci derler bir kasaba, bir oymak vardı, oraya geldi. Sordu soruşturdu, Yakup Ağa derler, varsıl bir adam vardı, ona konuk indi. Dengi dengine, demişler. Varsıl da varsıla konuk olur elbet.
Yakup Ağa, Hızır Ağa'yı hoş karşıladı, ağırladı. Onun, şu yeryüzünü gezmek isteği karşısında da, önce bir şaşkınlığa uğradı ya, söyleşi koyulaşıp da Hızır Ağa'yı daha yakından tanıdıkça, ona hak verdi. Varsıllık neye yarar, doğduğun yerden dışarı adım atmamışsan? Çok yaşayan değil çok gezen bilir! Hızır Ağa, Yakup Ağa'ya durup durup anlattı bunları.
Yakup Ağa'nın iki kızı vardı. Büyüğün adı Akbilek'ti, küçüğüne de Telli Senem derlerdi. İşte bu Akbilek, Hızır Ağa'da iki oğul olduğunu da duyunca, onun çevresinde dört dönmeye başladı. Hızır Ağa'yı rahat ettirmek için didinip duruyordu.
Hızır Ağa'nın Menemenci'de, Yakup Ağa'nın konağında konukluğu uzadıkça uzadı. İki adam da, birbirlerinden ayrılmak istemiyor gibiydi. Sanırsın ki kırk yıllık dosttular. Yakup Ağa, "Acep neylesek de bu dostluğumuz daha bir sağlamlaşsa?" diye düşünmekteyken, Hızır Ağa da bunu geçiriyordu içinden. Derken, Hızır Ağa, "Olsa olsa böyle olur bu!" deyip, Yakup Ağa'dan, kızı Akbilek'i, büyük oğlu Arif Bey'e istedi. "Tanrı'nın buyruğuyla isterim, he de gayrı..." diye. O da buna dünden hazırdı, hemen bastı "olur"u. Böylece söz kestiler.
"Onlar söz kestiler ya, bakalım kız ile oğlan ne diyecek buna?" diye düşünmeyin hiç. O vaktin töresinde, kıza oğlana söz düşmezdi. Büyükler "olsun!" dedi mi, iş olurdu. Kız ile oğlana da kalsa kalsa, iyi geçinmek kalırdı.
Yakup Ağa, karısı ile kızına duyurdu işi yine de. "Akbilek'i, Hızır Ağa'nın büyük oğlu Arif Bey'e verdim gitti..." diye. Ana kız, sevindiler. O andan tezi yok, bu iş oldu bilip, hazırlıklara başladılar.
Hızır Ağa ise, Menemenci'de birkaç gün daha kaldı. Daha sonra da, helalleşip, Sıvas'a doğru yola çıktı.
Yine, yollarda bellerde, bilmediği görmediği yerlerde eğleşip, günlerden bir gün Sıvas'a ulaştı. Karısı, oğulları Arif Bey ile Sürmelibey, Hızır Ağa'nın dönüşüne çok sevindiler. Hızır Ağa, onlara gezdiği gördüğü yerleri, oralarda başından geçenleri anlattı. Sözü de, Arif Bey'i Akbilek'le nişanlamış olduğunu bildirerek bağladı. Karısı ile Arif Bey de, "Ne diyelim, sen öyle uygun görmüşsün, öyle olsun, Tanrı yazdıysa!" dediler.
Hemen ertesi gün de, Hızır Ağa'nın evinde, düğün hazırlığı başladı.
Menemenci'de ise, düğün hazırlığı başlayalı nice olmuştu. Varsıl için, zor değil hazırlığı çabuklaştırmak. Her iki yan da, el değer etek değmez, görülmemiş bir hızla, her bir şeyi yoluna koydular. Ve, günlerden bir gün de, düğün kuruldu.
Bir düğün kuruldu ki, ne düğün! Çıplaklar giydi, açlar doydu. Sıvas ile taa Toroslarda Menemenci arasında, gidile geline, günlerce sürdü. Sözü uzatmayayım, Akbilek tel ile, duvak ile gelin olup, günlerden bir gün, Sıvas'a gelip, Hızır Ağa'nın konağına indi.
O Hızır Ağa'nın konağına inedursun...
Sürmelibey, Akbilek'i öyle tel duvak içinde görünce, gönlü değirmen taşı gibi dönmeye başladı. Amana zamana kalmadı, Sürmelibey, bu yasak sevda ile, yatağa düştü. Kendi kendine, "Tanrım, olacak şey mi bu?" diyordu ya, "Gönül ferman dinler mi?" demişler...
Sürmelibey yatağa düştü ya, derdine umar nerde? Hacıları hocaları geç bir kalem; hekimler bile derdine bir umar bulamadı. Hızır Ağa, oğlunun derdinin umarını arayadursun, bir yandan da, "Bu işin içinde bir iş olsa gerek..." diye düşünür olmuştu.
Hızır Ağa, bir gün, Sürmelibey'in yattığı odaya girdi. Onunla öteden beriden konuştu, ağzını aradı. Anladı ki, yangın bacayı sarmış da yalım çıkmaya başlamış bile...
Hızır Ağa, oğlunun sevdalandığını anlayınca, "Kime sevdalanmış, kime yanmış?" diye düşünmeden, ossat gelini Akbilek'in küçüğü Telli Senem'i de Sürmelibey'e almaya karar verdi.
Böylece, hemen ertesi gün, yol yordam bilir bir adam çıkardı yola. "Git Menemenci'ye, Yakup Ağa'ya benden selam söyle. Kızı Telli Senem'i de küçük oğlu Sürmelibey'e istiyorum!" dedi ona. Armağanlarla uğurladı.
Ve de çok geçmedi, Yakup Ağa'nın, küçük kızı Telli Senem'i de Sürmelibey'e verdiği haberiyle, geri döndü giden adam.
İş böyle olunca, Hızır Ağa, Sürmelibey'in odasına girip ona, "Oğlum" dedi, "derdini söylemeyen umar bulamaz, derler. Sen derdini demedin bize ya, biz, ne de olsa görmüş geçirmişiz, anladık derdini. Umarına da baktık. Yengen Akbilek'in küçüğü Telli Senem'i de sana istedim. Verdiler. Yarından tezi yok, hazırlığa başlıyoruz. Sen kendine gelir gelmez de, Menemenci'ye gider, nişan takarız."
Sürmelibey'e böyle dedi babası. Telli Senem'in, ablası Akbilek'ten de güzel olduğunu sözlerine ekleyince, Sürmelibey'in içindeki yangın yeğnir gibi oldu.
İş buraya varınca, Sürmelibey de, içindeki sevdayı, hiç görmediği Telli Senem'e akıtmaya çalıştı. Çok geçmedi, yanağına kan, dizlerine can gelmeye başladı. Günün birinde de ayağa kalktı.
O ayağa kalkınca, ev halkı, nişan için yola çıkılacak günü kararlaştırdılar. Menemenci'ye de haber saldılar, "Geliyoruz, hazırlık yapıla..." diye.
Saptanan gün geldi, yola çıkıldı.
Menemenci'ye gidenler arasında Sürmelibey de vardı. Az gidip çok gittiler, gündüz gidip gece yattılar. Sonunda Menemenci'ye ulaştılar. Yakup Ağa'nın konağına indiler.
Yakup Ağa, konuklarını, her zamanki gibi, hoş karşıladı. Sürmelibey de, Yakup Ağa ile, orada bulunan yaşlıların elini öpüp bir köşeye oturdu. Oturdu ya, "Öyle olmaz..." deyip, baş köşeye buyur ettiler. Sürmelibey, neylesin, denileni yaptı, gösterilen yere geçip oturdu.
Hoş beş, on beş, hoş geldin beş gittin... falan filandan sonra, başladı gelsin çay, gitsin kahve. Her konuğa ayrı bir kişi hizmet ediyordu. Sürmelibey'e de Telli Senem. Sürmelibey, daha, Telli Senem'i görür görmez, "Benim gönlümün kuşu demek bu dağlarda ötermiş!" diye düşündü. Telli Senem, gerçekten de, Akbilek'e çok benzemekle birlikte, ondan çok güzeldi. Sürmelibey, gözünü ondan ayıramıyordu. Böyle demem sözün gelişi... O kadar insanın içinde başını kaldırıp da Telli Senem'e bakacak hal mi vardı ki Sürmelibey'de. Onu gönül gözüyle görüyor, yüreği de gümbürdeyip duruyordu. Âşık dediğin başka nasıl olur ki?
Böyle başlayan konukluk, birkaç gün daha sürdü. Sonunda nişan günü gelip çattı. O vaktin gereğince, anlı şanlı bir nişan yapıldı.
Sıvas'tan gelen konuklar, birkaç gün daha kaldılar Menemenci'de. Sonra de helalleşip yola düştüler.
Yola düştüler ya, Sürmelibey bir gidiyor beş ardına bakıyordu.
Telli Senem'i dersen, o da Sürmelibey'den kalası değildi. Sürmelibey'in kervanı daha gözden yiter yitmez, "Sayılı günün ömrü az olur..." diye, günleri saymaya başladı.
Demem o ki, her ikisi de, düğün gününü iple çekiyordu.
O vaktin yolculukları, bugünkü gibi, kendi giden araçlarla değildi ki... At ile, günlerce sürüyordu. Hızır Ağa kervanı da, ancak bir ayda Sıvas'a ulaştı.
Eh, onlar Sıvas'a ulaştı ya, ha deyince düğün yapılır mı? Düğünün bir yığın hazırlığı, yolu yordamı, kuralı töresi var. Hepsini de bir bir yapmayınca olmaz. O da günler alır.
Her iki yanda da düğün hazırlığı yapıladursun, günler de geçmeye başladı. Sürmelibey ile Telli Senem, bu arada, bir iki kez mektup saldılar birbirlerine. Sürmelibey'den giden mektuplar yanıtsız kalmaya başlayınca Sürmelibey, "Acep neden?" diye düşünüp, bu düşünceyle de, sararıp solmaya başladı. Üç günlük, beş günlük yol değil ki, atlaya da gide! Gidip gelenler de olmayınca iş kurda kuşa düşer... Düşer ya, Sürmeli ne anlar kuş dilinden? Anlasa anlasa gönül dilinden anlar. Telli Senem'den haber gelmeyince, o dille de söyleşmez oldu Sürmelibey.
Ve de, bir gece, düşünde Telli Senem'i ağlar gördü. Bir sıkıntıyla uyanıp, sabahı dar etti. "Böyle olmayacak, derdimi babama açayım..." deyip, dediği gibi de yaptı. O vakit, babası, "Hiç kaygı çekip gam yeme sen, oğul!" dedi, "hemen bir adam salar, Telli Senem'den bir haber alırım sana."
Hızır Ağa, hemen o sabah, yeğeni Bilal'ı yola çıkardı. Sürmelibey de, yüreği yana yana, Bilal'ın yolunu gözlemeye başladı.
O gözleyedursun bakalım....

DEVAMI 16 NİSAN 2006 PAZAR GÜNÜ SAAT 21.00'DE www.blogcu.com/memurdostu sitesinde.....
Devamını okumak için http://www.blogcu.com/memurdostu/463991/ adresini tıklayabilirsiniz.Ama bence önce bir aşağıdaki çiçeklere bakın...




|